• Gölge Hanı

Yılbaşı Ağacı / Fotoğraf Hikayeleri



Şehre kış gelmişti. Yattığı odanın camından şehrin tek gökdelenindeki ışıkları izliyordu çocuk. Orada yaşayanları, nasıl hayatları olduğunu hayal ediyordu. Sahip olmadığı her şey bu ışıkların sayıldığı o ana sığıyordu sanki. Orada olmak, o elli iki katlı binanın çatısından yaşadıkları bu sokağa, bu eve bakmak istiyordu. İşte o zaman bir an önce büyüyecek ve bu çok yavaş şehirden gidebilecekti.

Işıkları izleyerek uyuyakaldı. Uyandığında umutluydu. Yılın son günüydü o gün. Yarın başka olacaktı. Bunu hissediyordu. Hem babası söz vermişti, doğum günü için bir yılbaşı ağacı yapacaklardı. “Kesin gökdelende yaşayanların kocaman çam ağaçları vardır.” diye düşünüp duruyordu. Sokağa çıktı. Arkadaşlarını aradı gözleri. Bu saatlerde inmezlerdi aşağıya. Kışın ortasında olmalarına rağmen şehrin gündüzleri sıcak ve kurak, geceleri yalnız ve şanslılarsa yağışlı geçerdi. Apartman çocuklarıydı üstelik onlar. Sokak arasına sıkışmış bir çocukluk yaşıyorlardı. Topları çok katlı binaların arasına kaçıyor, arabalar vızır vızır geçip oyunu en heyecanlı yerinde kesiyorlardı. Şimdi sokak bomboştu. Birkaç saat sonra sokağın kadınları inecekler, basma eteklerini bacak aralarında birleştirip kaldırımlara bağdaş kuracaklardı. Yoksul bir mahalleydi işte. Tüm kadınlar bunu bilir, sokağı kesen çıkmaz sokakta oturup yoksulluklarını birbirlerinin hikâyeleriyle unuturlardı. Haftada bir bisikletli bir tezgâhla bir adam girerdi sokağa. Tüm kadınlar toplaşır geçmiş haftanın borcunu ödeyip birbirinin aynı etekler, kazaklar, tahta mandallar alırlardı. Ekmek parasından artanlarla günlerce biriktirilen birkaç kuruş... Sonra kocası en sakin olan bir demlik çay getirir, kadınlar çay içerken çocukların sokakta kalmasına izin verilirdi. Kimi aldatan kocasından yakınırdı, kimi dün gece yediği dayaktan. Sokak her şeydi. Herkes her şeyi bilirdi. Önceki gün kavga eden hangisiydi, kimin çocuğu okuldan atılmış, kimin kaynanası her şey karışır duyulurdu. Herkes birbirinin biraz akrabası, biraz düşmanı, biraz evi, biraz hırsızıydı.

Çocuk sokakta koştururken birilerini görmek istiyordu. Böylece doğum gününü kutlayabilirlerdi. O da akşamki yılbaşı ağacını anlatabilirdi. Sonra belki pasta bile yapacaktı annesi. Hava karardıkça umudu tükendi, eve çıktı. Her şey normaldi. Kimse farklı davranmıyordu. Gözü ağacı aradı her yerde. Babasına koştu. Balkonda sigara içiyordu. Kızını görünce sarıldı. Gülümsedi.


- Akşama karışık çerez aldım.

- Ağaç?

- Ne ağacı?

- Söz vermiştin, yılbaşı ağacı yapacaktık, gökdelenlerdeki gibi.

- Kızım onlar kim bilir ne kadar? Yok ağaç filan.


Yüzü soldu çocuğun. İlk yalanı söylenmişti. Odasına gitti, yatakta küçüldü. Perdeyi kapattı, ışıkları bile izlemeyecekti artık. Orada yaşayanlar da yalan söylüyorlardı kesin.

Çocuğun babası odanın kapısına kadar geldi. İnceden bir hıçkırık sesi duydu. Eli ayağına dolaştı, öfkelendi. Cebindeki on parayla yapacak hiçbir şeyi yoktu. Bütün hayatı boyunca paranın derdine düşmemiş, yokluğunu bile önemsememişti. Yaşadıkları ev de bile bir sürü eşya, parasızlığı örten bir perde vardı. Dışarıdan gelen kimse bilmezdi, anlamazdı durumlarını. Yoksulluk yasaklı bir kelimeydi. Söyleyince gerçeğe dönüşecekti sanki. Evden dışarı attı kendini. Arabayı sürdü. Bir şekilde düzeltmeliydi bu durumu. Sonra ilk aklına geleni yaptı.

Kapısı açıldı çocuğun. Babası yapma bir öfkeyle girdi odaya. Kızar gibiydi, oturulur muydu böyle odada yalnız yalnız. Kucağına alıp çıkarttı odadan. Çocuğun gözleri kırmızıydı. Salona geldiler. Örtüleri onlarca kez değiştirilmiş koltuklarda mahalle sakinleri en güzel kıyafetleriyle oturuyorlardı. Herkes elinde avucunda ne varsa getirmişti. Televizyondan birazdan geri sayımın başlayacağına dair sesler geliyordu. Karışık çerez sofranın en güzel yerine iliştirilmiş. Işıklar söndürüldü. Yılbaşı ağacını gördü insanların arkasında. Rengarenk ışıklar! Her yanı süslenmiş, bir de pasta yapılmış fırın tepsisinde. Üzerinde on mum. Elbette çıkışmamıştı ağaç için para. Ormandan bir çam ağacından bir parça kesilip, genişçe kovaya saksı niyetine oturtulmuş, üzerine seneler evvelden kalan ışıklar sarılmıştı. El işi kâğıtlarından süsler yapılmış ve çocuğun dünya üzerinde gördüğü en büyük, en ihtişamlı çam ağacına dönüştürülmüştü.

Çocuk yıllar sonra artık çocuk olmadığında bile mahalledeki herkesin o ağacın önünde çekildiği buruk fotoğraflara bakıp, kendine bile sorgusuzca yalan söyleyebilen babasının çocuğuna söylediği ilk yalanı düzeltmek için yasaları çiğneyip bir ağaç çalmasını unutmayacaktı. Kocaman bir şehirde kendini çaresiz hissettiğinde dahi çam ağaçlarına görüp her koşulda hayatta kalınabildiğini hem de bunun başlı başına bir yetenek olduğunu düşünecekti.


Yazan: Yaşam Gülseven

0 görüntüleme